BU SAYIDA INFOGRAFİK ARŞİV KÜNYE
Türk Otomotiv Sanayicisinin Dergisi



Prof Dr. Süleyman Saim Tekcan: "Bir ülkenin geleceği sanatıyla bağlantılıdır"

Türk sanatında öncü karakteriyle büyük açılımlar yaratan Prof. Dr. Tekcan’ın yapıtlarında kullandığı at imgeleri, onu dünya çapında bir çizgiye taşıyan karakteristik özellikleriyle öne çıkıyor.
 
Ülkemizde sanat eğitimi
Ben Mimar Sinan Üniveristesi’nde uzun yıllar eğitim verdim. Orada dekanlık yaptım, arkasından önce Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin sonra da Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin kurucu dekanı oldum. Güzel sanatlar liselerinin projesini de ben hazırladım.
Sanat eğitimi ile bir ülkenin kendine saygın bir yer edinebileceğini düşünüyorum. Bu açıdan sanat eğitimine çok önem veriyorum. Bugün Türkiye’de 80 civarında Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi bulunuyor. Anadolu Güzel Sanatlar Liselerinin hayata geçirilmesinde büyük katkılarım oldu, bu projenin mimarlığını yaptım.
Türkiye’de sanat eğitimcisi yetiştirmek çok kolay bir iş değildir. Keza sadece sanat eğitimcisi değil, sanatın ve mesleklerin her dalında üstün nitelikli insan yetiştirmek zorluğu yaşanmaktadır. 80 milyon nüfusu olan bir ülkenin sanat eğitiminin bugün geldiği noktanın batı ile kıyaslandığı zaman gerçekten üzülecek bir durumda olduğunu düşünüyorum.
Eğer insan, sanata bulaşmadan ölüyorsa o insan gerçekten yaşamış sayılmaz
Sanat eğitimi veren okul sayısı az olsa da verilen eğitimin çok kaliteli olduğunu söyleyebilirim. Bu da çok önemli bir şey, ama yeterli değil; insanların daha fazla sanata bulaşması lazım. Birçok hastalıkları olan bir toplumda yaşıyoruz ama bunlar arasında en az olan şey “sanat hastalığı”. Bunları insanlara bulaştırmak lazım çünkü en mutlu ölünen hastalık da sanat hastalığıdır. Eğer insan, sanata bulaşmadan ölüyorsa o insan gerçekten yaşamış sayılmaz.
Dünyada bugüne kadar binlerce devlet kuruldu ama onlardan belki yirmi tanesini sayabilirsiniz ki bunlar da bıraktıkları sanat eserleri ile akıllarda kalmışlardır. Sanat bırakmayan devletler, tarihin karanlığına gömülüyorlar. Onun için yarınlara kalmak istiyorsak sanat yapmak, üretmek, sanat eseri bırakmak zorundayız.
Dünyada hangi ülke olursa olsun eğer sanatla iç içe yaşamıyorsa sanat eseri üretmiyorsa o ülke yaşamaya hak kazanmıyor demektir. Dünya üzerinde kendinden hala söz ettiren Roma, Mısır, Yunan ve Osmanlı gibi uygarlıklar var oldukları çağlara eser bırakan devletler.
Ülkemizin gelecekte varolmasının yolu sanat, tasarım ve düşünce eğitiminin iyi yapılmasından geçiyor
Avrupa’nın Ortaçağ’dan Rönesans’a geçiş döneminde sanatçılar büyük rol oynamıştır. Sanatçılar ve yaratıcılar daha doğru bir tanımlama olur. Sanat, yaratma ve düşünce olmadan ilerlemeden bahsedemeyiz. Ülkemizin gelecekte iyi olmasının en doğru çözümü Türkiye’deki sanat, tasarım ve düşünce eğitiminin iyi yapılmasından geçiyor.
Sanattaki en büyük eksikliğimiz
En önemli eksikliği halkın müze alışkanlığı edinmeli. Türkiye’nin Batı ölçeklerine ulaşabilmesi için sanatçılar olmazsa olmazları. Saymakla bitmeyecek kadar çok değerli sanatçımız var. Türkiye’de uluslararası boyutta yapılan çalışmalar parmakla sayılacak kadar az. Ancak eğer bir ülke kendini uluslararası boyutta layıkıyla temsil etmezse sanatçıların da kendini göstermeleri zorlaşıyor. Bugün birçok Avrupalı veya Amerikalı sanatçının arkasında ülke desteği var.
Bir ülkenin kariyeri sanatıyla bağlantılıdır. Sanatın olmadığı ve yaşanmadığı bir ülkede kamu ve özel kuruluşların bu konuya biraz daha hassas davranmalarını bekliyoruz. Londra’da açılan Türklerin Bin Yıllık Yolculuğu 600 – 1600 sergisine çok büyük bir ilgi oldu. Bunun arkasında tanıtım ekibi vardı. Biz aynı tanıtımı kendi ülkemizde yapsak binlerce insanı Türkiye’ye çekmiş oluruz diye düşünüyorum. Ancak bizim şu anda arkeoloji müzelerimiz iyi birer depo bile değil.
Ülkemizi kendi değerleri, tecrübeleri ve kültürel kodlarıyla yeniden anlamalıyız
Modernleşme, günümüzde artık anlamını yitirmiş, içi boşaltılmış bir kelime, bir kavramdır. Gerçeklikte karşılığı bulunmayan kavramlar anlamlarını ve bağlamlarını da yitirirler. Dolayısı ile Türkiye’yi kendi değerleri, kendi tecrübeleri, kendi kültürel kodları üzerinden okumak ve anlamak gereği vardır. Toplum dediğiniz olgu, canlı bir organizmadır ve organik bir yapıdır. Bedenine yabancı bir dokuyu giyinmez ve üzerinde tutmaz, tutsa da iğreti durur, sakil durur. Bu tür kavramlar toplum dinamiklerinden doğdukları sürece, o topluma ait bir kavramı ifade ederler ve ancak toplum genelinde, bir süreci bu şekilde yaşamın içine dâhil eder.
Sanat da eğer toplumda, insanın doğasına ait bir yaşamsal ihtiyaçsa, mutlaka bir karşılık bulur ve aranır, yani sevgi dediğimiz ilişki eylemli duygu, yapay bir şekilde güdümlenemez, varsa vardır, yoksa da belki bir süre iğreti bir biçimde var(mış) gibi görünür ama zamana karşı yenik düşer ve yok olur. Dolayısı ile eğer sanat kavramını, insanın yaradılışının bir bağlamı olarak anlıyor isek, şekilsel sınırlar ve kısıtlar ile anlamıyor isek, sanatı sevdirmek gibi bir derdimiz de olamaz. Ha eğer, sanat diye, belirli bir tavrı, belirli kalıpları, kabulleri diretiyor, bunun dışını dışlıyorsak, bu zaten bir zorlama olur, deminde dediğim gibi bu elbise o vücuda olmaz, bir süre sonra, o canlı organizma bu yapay dayatmadan kurtulur, ve kendi dinamiğine uygun olanı yerine ikame eder. Sanatı sevdiremezsiniz, ancak sevme biçimini manipüle edebilirsiniz ki bu da ne denli samimi ve etik bir anlayıştır, bu ayrı bir konu. En dürüst olanı, bana göre sevginin akışını izlemek ve bu sevgiyle hayatı, üretimi kesiştirmekten geçer.
Küçük bir atölyeden müzeye dönüşen İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi
İstanbul Grafik Sanat Müzesi, önceleri kendim için kurduğum bir atölye ile başlayan bir serüvendir. Atölyem bir süre sonra birçok kişinin ilgi odağı olmaya başladı. Başta Nurullah Berk, Bedri Rahmi, Erol Akyavaş, Burhan Doğançay, Burhan Uygur olmak üzere neredeyse aklınıza gelebilecek tüm sanatçılar “Bu atölyede biz de bir şeyler yapalım” dediler ve oluşan bu kolektif bilinç sayesinde müzenin temelleri atıldı.
Sanatçılar, o sevimli atölyede hem düşünsel anlamda birçok şeyi konuştular hem de işler ürettiler. Kısa sürede bir sanatsal üretim ve paylaşım mekânına dönüştü. “Sanat eseri”nin üretildiği bir yerdi orası. Oradan birçok eser çıktı ve bugün müzeyi oluşturdu.
İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi bir sonuçtur
Biz ilk günden itibaren paylaşmak üzerine kurulu bir yaşam ve üretim anlayışını benimsedik. Yıllar içinde sayısız sanatçı bu yapının olanakları içinde biçim aldı ve biçim üretti.
En önemlisi hem mekânı, hem olanakları, hem tecrübeleri, hem heyecanları, hem üretilenleri, kısacası sanatla dolu bir hayatın tüm evrelerini paylaşarak çoğalttık ve çoğaldık beraberce. Bu çoğalmanın sonucu da bizi bir müze boyutuna ulaşmaya ve dönüşmeye mecbur etti. IMOGA bu hareketin bir sonucudur.
Bir sanat eseri bana bir fikir, bir konu, bir olay, bir toplum veya bir mesaj olarak gelmez, bir insan olarak gelir. Belli bir uzaklıkta, çoğunlukla kendi sanatsal yaratısında olan insan olarak görünür. Sanat oradadır, kişi oradadır. O insan ben değilimdir, o sanat eserini ben yapmamışımdır; onu yapan da yapıt da oradadır. Benim işim o yapıta ve o insana gitmektir. Benim o sanat eserinde gördüğüme yaklaşma, ulaşma çabalarım olmalıdır. Çünkü sanat kendini hemen ele vermez, sanat izleyicisinden emek ister, sevgi ister, sanatına bakılmasını ister.
Sanatçılar güzel bir şeyi uzaya fırlatıp sonra da onun yanarak düşmesini seyretmeye alışıktırlar. Yapıt kendi başına havalanıp sanatçının tasarlayıp hayal ettiğinden çok ötelere, bildiğini bile bilmediği yerlere uçtuğunda, sanatçı denetimin artık kendi elinde değil, izleyicinin elinde olduğunu bilir. Sanat, sanatçı ile izleyicisinin birlikte yol aldıkları, böyle bir yolculuktur. Bu yolculuk bizi büyüler ve sınırın ‘öte yanı’ na, orbidin dışına kadar sürer gider; ondan sonra da hep sürer.
Sevmek Zamanı
1960‘lı yıllarda sinema ve tiyatro benim ilgi alanımdı. Çünkü sanat bir bütün ve farklı sanatların içerisinde gezindiğinizde algılama gücünüz bir şekilde gelişiyor. Tiyatro yaparken, dostlarım ittiler bu işe beni. Ses mecmuası yarışmasında ikinci oldum ve birçok film teklifi aldım. 1965 yılında Metin Erksan’ın yönettiği “Sevmek Zamanı” filminde oynadım. O film Türk sinemasının başyapıtlarından biridir. O filmde oynamak benim için bir şanstı ve bunun gibi birkaç filmde daha oynadım. Sevmek Zamanı filminin İstanbul’da 50. yıl galası yapıldı. O filmin galasında yaşayanlardan bir tek ben vardım. Metin Erksan öldü, Müşfik Kenter maalesef aramızda yok. O film, 50 yıl içerisinde her yıl yapılan sinema filmleri arasında ilk ona giriyor. Böyle bir filmde baş oyunculardan biri olmak gibi bir şans elde ettim.